Sezgin Kaymaz: İstediğim tek şey yazmak

Günümüzün önemli yazarları arasında yer alan Sezgin Kaymaz’ın yeni romanı ‘Düz Dünyacılar’ İletişim Yayınları etiketiyle geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini aldı.

Biz de bu vesileyle kendisine sorularımızı yönelttik.

İlk kitabınızı 1997’de yayınladınız. Bugünden geçmişe baktığınızda yazarlık serüveninize dair bize neler söylemek istersiniz?

Her serüven başladığı yerde biter. Bugünden düne baktığım zaman hep başladığım yeri görüyor, beni daktiloyu önüme çekip yazmaya koyulduğum güne taşıyan, yazmaya yönlendiren, yazmakta inat ettiren şey her ne şeyse kendimi her seferinde aynı şeyle yüz yüze buluyorum. Aradan istediği kadar zaman geçmiş olsun, baktığımda gördüğüm bu: Hep aynı yerdeyim; sanki hiç yazmamışım, sanki yazmaya bugün başlıyorum.

‘Düz Dünyacılar’ son kitabınız. Bu kitap nasıl ortaya çıktı?

Benim istediğim tek şey yazmak. Yazarken neyi yazdığımı, yazıp bitirdikten sonra da niye yazdığımı hiç bilmiyorum. İçimden bir şey geliyor, birtakım varlıklar, yerler yurtlar belirmeye başlıyor ve ben onları takip ediyor, yapıp ettiklerine şahit oluyor, o esnâda da bunları yazıya döküyorum. Plan yok, hesap kitap yok, baş ve son yok; sadece şahitlik var, şahitliğin yazılaştırılması var. Bu sürece romanların konusu, kahramanları, mekânları, akışı, adı da dahil. ‘Düz Dünyacılar’ın nasıl ortaya çıktığını bilsem, yazarken ‘Düz Dünyacılar’ diye bir roman yazdığımı da bilirdim. Ama öyle olmuyor bende. Kim bilir nerelerde dolanıp dururken, kim bilir başka neler yazarken dümen birden bu tarafa kırılıveriyor; sonrası benden çıkıyor, kendi kendine devam ediyor; ben sadece seyrediyor, aktarıyorum. Bu yüzden bilemem bu kitap nasıl ortaya çıktı. Ama ortaya çıkanı hep kabul ederim.

Düz dünyacılık, varlığı ve yaşam hakkını eşit gören bir sistem. Ölen ve tekâmülünü tamamlayamayanlar reenkarne olarak yeniden dünyaya gönderiliyorlar. Bu bağlamda hayat bir eğitim alanı ve cezaevi olarak işlev görüyor diyebilir miyiz? Bu romanın hikâyesinde durum bu. Resmedilen düz bakış. Düz, dümdüz, adaletli bakış; sen ne isen bu dünyayı paylaştığın diğer herhangi bir varlık da o, bunu anla, sen ne kadar değerliysen o da o kadar değerli, bunu da anla, ve sen ne kadar gerekliysen o da o kadar gerekli, hatta daha da gerekli; işte en çok bunu anla. Sen var olmasan da var olur bu dünya ama şu dağ sıraları olmazsa olmaz, denizler olmazsa olmaz, ağaçlar olmazsa olmaz, hayvanat olmazsa olmaz; çok iyi ama çok iyi anla.

Düz Dünyacılar, Sezgin Kaymaz, 228 syf., İletişim Yayınları, 2023.

‘KÖPEK MİLLETİNİ DAHA İYİ TANIYORUM’

Sadece ‘Düz Dünyacılar’da değil genel olarak romanlarınızda hayvanların, özellikle de köpeklerin önemli bir yeri var. Bunun, sevginin ötesinde bir karşılığı olsa gerek.

Anlayış desek? Ya da kavrayış? “Oncağızlar huzur içinde yaşayıp gidiyordu, biz geldik onları yerlerinden yurtlarından ettik” gibi beylik açıklamalara girmeden kestirmeden gitsek de empati desek? Varlık Hakları desek? Bir mesaj verme debelenmesi olmaksızın, bilir bilmez, etraftaki her bir varlığı fark edebilmek, onlarsız bir dünya olamayacağını idrak edebilmek, onlara kıymanın en başta kendine kıymak olduğunu görebilmek, sonra da gene bilir bilmez bu görüleri kâğıda dökmek desek? Kedi, köpek, kaplumbağa, kuş… ne fark eder, hepsi bizimle aynı kaynaktan geliyor, aynı kaynaktan besleniyor.

Ve evet, romanlarımda köpek nüfusu diğer hayvan nüfusuna ağır basıyor. Ama inan taraf tuttuğumdan değil. Sanırım içine doğduğum dünyada çocukluğumdan bugüne hep köpeklerle iç içe olmanın getirdiği bir “elinin erdiğine uzanma, onunla ilgili yazma” emniyeti. Çünkü o alana daha yakınım, daha fazla şey biliyorum, köpek milletini daha iyi tanıyorum.

Bölüm başlarındaki epigrafların çoğu özellikle halk şiirinden, türkülerden seçilmiş. Bunun sebebi nedir?

Belli bir sebebi yok. Nereye ne uygun düşerse, yakışırsa, oturursa epigraf da o oluyor. Kimi zaman bu silsileyi takip ederek -yani “Şu bölümün başına hangi epigraf uygun olur?”- sorusuna cevap olarak arşivimden bulup çıkarıyorum, kimi zaman tam aksi oluyor, önce epigraf gelip kendiliğinden konuyor sayfanın tepesine, o bölüm bundan sonra yazılıyor; sanırsın orayı o epigraf yazdırmış. Sanırsın diyorum ama aslında bana hep öyle geliyor.

‘YAZMANIN TULÛATI GİBİ BİR ŞEY BU; AKLIMA NE ESERSE O’

Günümüz romanına dair fikirlerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Yabancıysa, Kuzey Avrupa, Çin ve Japon edebiyatına daha bir sempati duyuyorum diyeyim ve yazar ismi vermeden susayım.

Yerliyse, bugün hissettiğim şu: Çok iyi gidiyor. Burada da isim vermeyeceğim. Çünkü ne kadar düşünürsem düşüneyim, ne kadar hepsini hatırlayabilirim zannedersem zannedeyim, bu konuda hep çuvallıyor ve isim verdikten sonra bir de dönüp bakıyorum ki daha vermediğim ama vermem gereken bir dolu isim kalmış; çok üzülüyorum, hak yemiş gibi hissediyorum. Ki hissetmekten de öte, resmen hak yemek oluyor. Ama iyi. Yerli edebiyatta ışıklarını çaka çaka gelen gençler, çoktan ışık kaynağı olmuş orta kuşaktan çok sağlam yazarlar var.

Son zamanlarda neler yapıyorsunuz? Masanızda bizim için neler var?

Masada ne olduğunu hiçbir zaman bilemedim ki ben. Şimdilik sadece evde hayatiyetinden sorumlu olduğumuz 15 nüfus evlâd-ı hayvanat var, sokakta gece gündüz el uzatmaya çalıştığımız evlâd-ı hayvanat var, konu komşu var, eş dost var, sürekli hasbihâl ettiğimiz mektup kardeşler var, okunan, okunacak kitaplar var, bahçede kesmemi bekleyen odunlar var, evde iki çivi çakmamı bekleyen kırık dökükler var, her halt var ama herhangi bir roman hazırlığı yok.

Olursa yazamam zaten, hazırlık hazırlık olarak kalır, üstü örtülür gider. Hazır olmadan, bilmeden, bastığım herhangi bir tuşa herhangi bir anlam yüklemeden yazmalıyım. Bugüne kadar böyle yazdım, bundan sonra da böyle yazabileceğim çünkü bende kurup planlayıp ne yazacağımı nasıl bir sona erişeceğimi bilip ona göre yazma yeteneği yok. Yazmanın tulûatı gibi bir şey bu; aklıma ne eserse o. Bir başka ifadeyle, benimki maça ısınma hareketleri yapmadan çıkmak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir